DUYURU

Sevgili blog ziyaretçilerimiz ...

Paylaşımların devamı, bizler için heyacan ve mutluluğu artırıcı, en büyük etken olan ve sizlerin sadece 1-2 dakikanızı alacak YORUMLARINIZI, konularla ilgili olarak yine ilgili yazılarda belirtmenizden, bizleri mahrum etmemenizi önemle rica ederiz ...



Geleceğin en büyük sorunu; İnternet Tükeniyor !


Adres bloğunun % 97’si tükendi…120 milyon adres kaldı…
IANA: "Elimdeki adresler 8-9 aya kadar tükenecek..."
İnternet Tükeniyor!
Ama Neyse ki Yenisi Hazır

Bilim ve Teknik -TÜBİTAK / Şubat 2011 / Levent Daşkıran

Bundan 30 yıl kadar önce, internet kavramı henüz yeni yeni şekillenmeye başlamışken internet üzerindeki kaynakların adreslenmesi üzerine bir çalışma yapılması gerekiyordu. Bu çalışmaların sonucu olarak 1981 yılında bugün hâlâ kullanımda olan IPv4 protokolü ortaya çıktı. IPv4, yerel ağ ve internet üzerinde yer alan her türlü aygıtın varlığını belli etmek ve diğer kaynaklarla iletişim kurmasını sağlamak üzere bir IP (Internet Protocol – İnternet Protokolü) adresine sahip olmasını öngören ve yaygın kullanıma girmiş ilk düzenleyici protokoldü. 

4 milyar farklı IP adresine izin veriyor

Fakat internetin özellikle 1990’lardan sonra büyük bir hızla yaygınlaşması, farklı bir problemi gündeme getirdi: IPv4 ile sağlanan adres çeşitliliği bu genişlemeyi uzun süre taşıyabilecek şekilde tasarlanmamıştı. IPv4 toplamda 32 bit, yani yaklaşık 4 milyar farklı IP adresine izin veriyordu. Bu 1981 yılı perspektifinden bakıldığında ulaşılması güç bir rakam olarak değerlendirilmiş olsa gerek.

Adres bloğunun % 97’si tükendi…

120 milyon adres kaldı…

Ancak internete bağlanan kişi sayısının artması, internet sitelerinin çeşitlenmesi, internete sürekli bağlı aygıt kavramının ortaya çıkması ve mobil internet erişiminin yaygınlaşması, bu miktarın öngörülenden çok daha hızlı tükenmesine neden oldu. Neticede IANA (Internet Assigned Numbers Authority – İnternet Atanmış Numaralar Otoritesi), Ocak 2011 itibariyle IPv4 adres bloğunun % 97’sinin tükendiğini ve elinde sadece 120 milyon civarında adres kaldığını açıkladı. 

Adres darlığı sorunu nasıl çözülecek?

Neyse ki mevcut IPv4 adreslerinin tükenmesi, internetin de tükendiği anlamına gelmiyor. 1990’ların başından itibaren IPv4’ün mevcut şekliyle ağ üzerindeki kullanılabilir adres sayısını genişletemeyeceğini gören araştırmacılar, IPv6 adını verdikleri yeni bir standart geliştirmeye koyuldular. 2000’li yılların başından itibaren hazır hale gelen bu yeni standart zamanla işletim sistemleri, ağ altyapıları ve ağa bağlanan aygıtlar üzerinde yaygınlaşmaya başladı. 

340.282.366.920.938.463.463.374.607.431.770.000.000 adet adres

IPv6 ile gelen büyük yeniliklerin başında genişletilmiş adres aralığı geliyor. IPv4 32 bit adres aralığına sahipken, IPv6 128 bit, yani 2 128 adet bağımsız adres atayabilme özelliğine sahip. Bu hayli büyük bir rakam (340.282.366.920.938.463.463.374.607.431.770.000.000 adet). Bunun yeterliliğiyle ilgili şöyle bir örnek veriliyor:

Yeni adresleme sistemi ile bir kişiye yaklaşık 50 oktilyon
(50.000.000.000.000.000.000.000.000.000 adet)
IP adresi

Bu yeni adresleme sistemiyle dünyada yaşayan her bir kişiye yaklaşık 50 oktilyon (50.000.000.000.000.000.000.000.000.000 adet) farklı IP adresi atamak mümkün. Diğer bir deyişle yeni adresleme sisteminin, en azından kapasite olarak bakıldığında zamanın aşındırıcı etkisine karşı bir hayli dirençli olduğu görülüyor.

Tabii IPv6’nın getirecekleri sadece adres genişlemesi sorununu çözmekten ibaret değil. Örneğin IPv4 protokolünün adres darlığı sorununu hafifletmek için ara çözüm olarak geliştirilen ve ev ağınıza bağlı tüm aygıtların tek bir IP adresi üzerinden internete çıkmasını sağlayan NAT (Network Address Translation - Ağ Adresi Çözümleme) gibi teknolojiler de IPv6 ile birlikte gereksiz hale gelecek. Bunun yanı sıra IPv6, güvenlik ve birlikte çalışabilirlik gibi konuları iyileştirmek üzere de bir takım yenilikler içeriyor. 

IPv4 adresleri bitince ne olacak?

Dünya IPv4 adreslerinin bu hızla giderse kısa zamanda tükeneceğinin uzun zamandır farkındaydı, ancak bu konuyla ilgili somut adımlar ve IPv6 destekli altyapıların yaygınlaştırılmasına dair çabalar ancak 2008 yılından sonra hızlanmaya başladı. Şu an Türkiye de dahil olmak üzere dünyanın hemen her yerinde ağ altyapılarını IPv6 standardına uyumlu hale getirmek üzere çalışmalar devam ediyor. Fakat bu çalışmaların her yerde aynı hızda devam ettiğini söylemek mümkün değil. Ayrıca mevcut işletim sistemlerinin hemen hemen hepsi IPv6 protokolünü desteklemekle birlikte, kullanımda olan çoğu ağ cihazı henüz bu protokolü desteklemiyor. Bu da IPv6’nın IPv4’ün yerini almasını değil, onunla paralel olarak uygulanmasını gerektiriyor. 

IANA, elimdeki adresler 8-9 aya kadar tükenecek

Şimdi gelelim asıl soruya: IANA, elimdeki adresler 8-9 aya kadar tükenecek, diye bir açıklama yaptı. Peki IPv4 adresleri bitince ne olacak? Öncelikle 2012 yılından itibaren sadece IPv6 protokolü üzerinden erişilebilen bir takım aygıtların ve servislerin piyasaya çıktığını göreceğiz. Eğer sadece IPv4 protokolü kullanan bir aygıt veya ağ üzerinde kalırsanız, altyapınız veya aygıtlarınız yenilenene kadar bu yeni servislere erişebilmek için özel ağ geçidi hizmetlerini kullanmanız gerekecek. 

IPv4 ve IPv6’nın birlikte var olacağı bir dönem

Sonuç olarak IPv4 ve IPv6’nın birlikte var olacağı uzun bir döneme ilk adımı atmak üzereyiz. Gelecekte teknolojik evrimin bir sonucu olarak IPv6 giderek yaygınlaşacak ve hâkim standart haline dönüşecek.

Tabii yeni nesil IPv6 destekli servislere erişim için bu geçiş dönemi sırasında bazı konuları da sizin halletmeniz gerekecek. Kullandığınız işletim sisteminde IPv6 protokolü etkin değilse etkin hale getirmek, evinizdeki ağ aygıtının yazılımını, varsa IPv6 destekli sürüme güncellemek gibi.

Daha fazla bilgi için:

Dünyayı Nasıl Gördüğümüze Beynimizdeki Küçük Bir Alan Karar Veriyor

Bilim ve Teknik -TÜBİTAK / Şubat 2011 / Elif Demirci

Yapılan yeni çalışmalar dünyayı nasıl gördüğümüze beynimizdeki küçük bir alanın karar verdiğini gösteriyor. 

İnsandan insana üç ayrı büyüklükte olabilir

Beynimizin arka bölümünde yer alan birincil görsel korteks, etrafımızda gördüklerimizi işlemekten sorumludur. Birincil görsel korteks insandan insana üç ayrı büyüklükte olabilir. Nature Neuroscience’ta yayımlanan bir çalışmaya göre, birincil korteksin büyüklüğünün değişmesi dünyayı görme biçimimizi de etkiliyor.



Londra Üniversitesi’nden Samuel Schwarzkopf Daily Mail’de yayımlanan raporunda,

“Beynin bir bölgesindeki fiziksel büyüklüğün görsel çevre algısını belirliyor olduğunu göstermesi açısından, bu alanda yapılmış ilk çalışma” diyor. 

 Yapılan deneylerde sağlıklı gönüllülere çok çeşitli optik yanılsamalar yaratan desenler gösterildi. İkinci deney, birbirinin aynı iki dairenin bir tünelde gözlemciye göre farklı uzaklıklardaki noktalara yerleştirildiği Ponzo yanılsaması üzerine kuruluydu. Deneylerde, gönüllülerin daireleri farklı algıladığı anlaşıldı. Birçok denek, daireler aynı büyüklükte olmasına rağmen ilk daireyi daha küçük algıladı. Fakat işin ilginç tarafı, kimi denekler bu yanılsamayı hemen algılarken, kimi deneklerin aradaki farkı zorlukla seçmesiydi. 



Beyindeki fiziksel bir büyüklük farkı algılamayı etkiliyor

Sonrasında denekler üzerinde yapılan beyin taramaları da gösterdi ki, birincil görsel korteksler arasındaki somut büyüklük farklılıkları, algıdaki farklılıkları da açıklıyor. Birincil görsel korteksteki belli bir alanın daha küçük olması daha fazla görsel yanılsama algılandığını gösterirken, korteksteki aynı alanın daha büyük olması yanılsamaların daha zor algılandığını gösterdi. Bu da, beyindeki fiziksel bir büyüklük farkının, algıya etkileri olabileceğini ortaya koymuş oldu.



Balyoz davasında flaş gelişme

İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nin oy çokluğu ile "Balyoz"daki "tutukluluğa devam" diyen 2 üye hakimle, "hayır sanıklar tahliye edilmeli" diyen mahkemenin başkanı arasında çarpıcı görüş farlılıkları olduğunu ortaya koydu.

İşte sanıkların tahliyesi yolunda görüş açıklayan ancak azınlıkta kalan Mahkeme Başkanı Şeref Akçay ile "sanıkların tutukluğuna devam" diyen üye hakimler Mehmet Ekinci ve Birol Bilen’in eşine hukuk derslerinde raslanacak görüş - karşı görüşleri:

RET’Çİ HAKİMLER (R.H): Gölcük’te daha önceden elde edilen delillere ek olarak gizlenmiş halde çok sayıda yeni delil elde edildi.

KARŞI GÖRÜŞLÜ HAKİM(K.G.H): Gölcük’teki belgeler eskilerinin birer kopyası... Yeni delilmiş gibi kabul edilemez

R.H : Deliller tam olarak toplanmamış 

K. G. H.: Toplanacak hangi delil vardır?  

R.H : Haklarında tutuklama ve yakalama kararı çıkarılan sanıkların tümü hakkında kuvvetli suç şüphesi, delil karartma tehlikesi var.

K.G.H: Daha önce aynı sanıkların 102 tanesi hakkında -kaçma şüphesi var- diye yakalama kararı çıkartılması değişen herhangi bir şey olmadan bu kez tutuklama kararı verilmesi adil midir?

R.H.: Tutuklama ve yakalama kararı CMK’nın 100. maddesi gereğince ölçülü

K.G.H : İddianamede de cevabı olmayan şu soruya hukuken cevap verilmediği müddetçe bu dava sonuçlanamaz. Sanıklar 5-7 Mart 2003 tarihindeki toplantıdan sonra eylemlerini devam ettirecek herhangi bir icrai faaliyette bulunmuşlar mıdır?"

Eylem İnsanları Kitabından ...

"Geldiğimizde ’hiç mektup yazamayacaksınız’ denmişti. Düşmanımız hakkında yargılarımız açık olduğundan hiç şaşırmadık buna. Ama bir gün bütün blokta ayrımsız tüm Fransızlara kartlar dağıtıldı. ’Hiç kuşkusuz yanlışlık var’ dedik. "Değil" dediler.

’Herkes gibi 25 sözcük yazma şansınız var.’

Ve yazdık. Satırlarda o ne sevgi! Özenle seçildi sözcükler! Yalnızca bir ana ya da seven bir kadın görebilir böylesine cümlelerin altında gizli olanı: ’Bir kamptayım. .. yaşıyorum... güveniyorum...’

Schreiber kartları topladı. Gidecekler... Gittiler... Fransız aileleri ağlamış olmalılar yazıyı tanıyınca... Yanıtlar gelecek... Umut iki aylık bekleyişe karşın sürüp gidiyor... Anlaşılan olağan bir gecikme...

Bir akşam her zamankinden daha yorgun dönüyoruz. Yağmur yağdı ama içtimada Schreiber bütün Fransızlar için mektup olduğunu söyledi. Nihayet! Sabırsızlık, mutluluk ve anlayışla parlıyor gözler. Kim alacak mektubunu. ’Sevinin hepinize var!’ Schreiber ve Blok başkanı, gülmelerini güç tutarak, her birimize on hafta önce yazdığımız kartları veriyor. Gönderilmemiş kartları. Bir şaka!"

Şiir // Bir kez olsun

Bir kez olsun çıkmazken ağzından
seni sevdiğimi
her gün söylememi yadırgama
bil ki bu şehirde
iskelenin verilmesini
beklemeden atlarım vapurlara

Son karesi gibi Red Kit’in
batan güneşe doğru
sürerken atımı
gitme kal demeni bekliyorum
ama yalnızca
rüzgar çekiştiriyor atkımı ...

sunay akın.

Sevmekten Ne Zaman Vazgeçtim

Sevmekten Ne Zaman Vazgeçtim?

Kötü günümde yanımda olmadığın zaman vazgeçtim.
Canın sıkıldığında benimle paylaşmadığını, kırılacak ya da tedirgin olcak olsam bile düşüncelerini açıkça söylemediğini anladığım zaman vazgeçtim.
Bana yalan söylediğini anladığım zaman vazgeçtim.
Gözlerime baktığında kalbinle bakmadığını ve bana hala söylemediğin şeyler olduğunu hissettiğimde vazgeçtim.
Her sabah benimle uyanmak istemediğini, geleceğimizin hic bir yere gitmediğini anladığım zaman vazgectim.
Düşüncelerime ve değerlerime değer vermediğin için vazgeçtim.
Ağrılarımı dindirecek sıcak sevgiyi bana vermediğinde, tablolarımda artık kendimi mutlu çizemediğim ve tek neden sen olduğun için vazgeçtim.
Bencil olduğun için vazgeçtim...

Bunlardan sadece bir tanesi senden vazgeçmek için yeterli değildi çünkü sevgim yüceydi. Ama hepsini düşündüğümde senin benden çoktan vazgeçtiğini anladım. Bu yüzden bende senden vazgeçiyorum...

Frida Kahlo

Bedenin Farklı Halleri

Modernliğin "normal beden" yaklaşımı onun tam/eksik şeklinde kurduğu ikili karşıtlığa dayanmaktaydı. Delilerin eksikliği zihinle­rinde, fiziksel olarak sakatların eksikliği bedenlerindeydi. Kadınlara gelince onların da "penisleri eksikti" (Freud’un kulağı çınlasın). Mo­dern beden eril, otoriter, tam, üniter bir beden olarak tasarlanmak­taydı. Normal modern beden sadece patriarkaya ve heteroseksizme değil, aynı zamanda ırkçılığa da temel teşkil etmekteydi. XIX. yüzyı­lın ikinci yarısından sonra güçlenen sosyal Darwinizm güçsüz, zayıf, sakat varlıkların doğada yaşamlarını sürdüremeyip elenmesi gibi toplumsal hayatta da ancak güçlü olanın, sakat olmayanın var kal­masının doğal olduğunu ileri sürüyordu. Öjenizm de insanlığın se­lameti açısından soyun saflığını gözeten devlet politikalarıyla top­lumda seçkin bir kesimin oluşturulması gerektiğine inanıyordu. Modernlik sakatlara yönelik olarak XX. yüzyılın ortalarına kadar sü­recek zorunlu kısırlaştırma uygulamalarına girişecekti. Fiziksel ve zihinsel engellilik ve suça eğilimli olma arasında genetik bir ilişki ol­duğu varsayılmaktaydı. Modernlik için sakat beden bir utanç, suç, ihlal, düşkünlük ve sapkınlık kaynağıydı. Modernliğin gönlünde ya­tıp da bir türlü "tam olarak" gerçekleştiremediği "toplumu sakatlar­dan arındırma" projesini hayata geçirme görevi Nazi yönetimine düştü. Nazi döneminde sakatlara yönelik zorunlu kısırlaştırmanın yaygınlık ve keyfilik kazanmasının yanı sıra sakat doğan çok sayıda bebek ve çocuk öldürüldü. Bunu takiben on binlerce yetişkin sakat Nazilerce öldürüldü. Naziler sakatların hem Alman ırkının saflığını bozduğunu hem de devlete ekonomik olarak yük olduklarını söylü­yorlardı. Öte yandan Naziler çok sayıda sosyalisti, muhalifi, eşcinse­li zihinsel sakatlıkla damgalayarak onları akıl hastanelerine kapattı­lar ya da öldürdüler. Nazilerin sakatlara yönelik zorunlu kısırlaştır­ma uygulamaları Nürnberg Mahkemelerinde yargılanmadı çünkü o dönemde ABD, Kanada, İsviçre, Danimarka, İsveç ve başka Batı ül­kelerinde sakatlara karşı zorunlu kısırlaştırma uygulamaları yürürlükteydi ve bu uygulamalar 1950’lere kadar devam edecekti. Reel sosyalist rejimler de rejim muhaliflerini zihinsel açıdan sakat olduk­ları bahanesiyle akıl hastanelerine kapatacaktı. 

Modernlik boyunca sakatlar eğitim, iş, sosyal güvence ve gelir düzeyi açısından en alt seviyede kaldılar. Modernliğin "büyük sol si­yaseti" nasıl kadınlarla, eşcinsellerle ilgilenmediyse sakatlarla da ilgi­lenmedi, modernliğin egemen yorumuna paralel bir biçimde sakat­lığı kişisel bir sorun, bir talihsizlik olarak gördü; sakatlığın tarihsel bir bağlam içinde oluşmuş bir iktidar söylemi, bir toplumsal kurgu olduğunu anlamadı. İkinci Dünya Savaşını takip eden sosyal refah devleti döneminde sakatlara yönelik bazı kurumlar kurulup sosyal yardımlar artırıldıysa da sakatların koşullarında kayda değer bir iyi­leşme olmadı. Sakatların politik gruplar halinde örgütlemeleri ise 1960’larda gerçekleşti. Vietnam gazilerinin muhalefeti savaş karşıtı direnişin önemli bir parçasını oluşturdu. Sakatlar hareketi yeni sos­yal hareketlerin içinde yerini aldı; resmi binalara, okullara tekerlek­li sandalyeyle girebilmenin olanaklarının yaratılması, ulaşımda sa­katlara yönelik kolaylıklar sağlanması, sakatlara yönelik tacizlere karşı önlemler alınıp bu konudaki cezaların artırılması vb birçok hak sakatların mücadeleleri sonucu kazanıldı. 

Post modern kapitalizm sakatların farklılığını kabul etmiş, yumu­şak, yardımsever, hoşgörülü bir söylemi benimsiyor görünse de ger­çek durum farklıydı. Sakatlık yeni kapitalizmde çok büyük bir eko­nomik sektör ve pazar anlamına geliyordu. Bu nedenle sakatlara yö­nelik ilgi ve bakım postmodern toplumda tamamen ticarileşti, profesyonelleşti, teknik bir ilginin konusu haline geldi. Neoliberal yö­netimlerin eskinin refah devletinin sakatlara yönelik sosyal kurum­larını peşi sıra kapatmasının ardından devletin sakatlara yaptığı sos­yal yardımlar azaltıldı, sakatlara yönelik hizmetler özelleştirildi. Sa­katlık sektörü esas olarak maddi imkânı olan orta sınıflara hizmet veriyor, sakat yoksullar, göçmenler, işsizler (özellikle kadın ve yaşliysalar) bu hizmetlere erişemiyordu. Neoliberalizmin yarattığı işsiz­lik ortamında Blair gibi üçüncü yol politikacıları sakatlara iş arama­ları gerektiğini söylüyorlardı. 

Postmodernlik modernliğin sakatlara yönelik oluşturduğu nor­mal/anormal karşıtlığını -orta sınıflara yönelik olarak- yumuşattıysa da ortadan kaldırmadı. Göçmen, yoksul ve işsiz sakatlar ihtiyaç duydukları hizmetlere ulaşamadılar. Öte yandan kadınların, eşcin­sellerin ve sakatların verdiği mücadeleler modernliğin güçlü, "engel­siz" eril beden imajını bir ölçüde sarstıysa da ticari kitle kültürü ku­sursuz beden imgelerini pompalamaya devam etti. Sakatlık endüst­risi piyasayı çeşitlendirip derinleştirmek amacıyla sürekli olarak sa­katlıkla ilgili yeni uzmanlık alanları yaratmaktaydı. Postmodernliğin modernlikten farkı, ikincisinin sakatlığı disipliner bir kategori ola­rak kurarken birincisinin ticari bir kategori olarak kurmasıydı. Sa­katlara yönelik endüstriler uzmanları ve profesyonelleri vasıtasıyla sakatların ihtiyaçlarını biçimlendiriyor, yeni ürünleri için yeni ihti­yaçlar yaratıyordu. Postmodern toplumda sakatların yaşamı bu pi­yasanın profesyonelleri tarafından sömürgeleştirildi. Sakatın farkı bir kâr kaynağı haline getirilerek yeniden üretilmeye başlandı. 

Tüm bunlara karşın postmodern kapitalizmin modernliğe ilişkin gençlik, zindelik gibi bedenin mükemmelliğine ilişkin normları ko­ruduğunu belirtmek gerekiyor. Susan Wendells’in de dikkat çektiği gibi (The Disability Studies Reader’ın içinde) sakat bir bedenin için­den günümüzün kültürüne kulak kabarttığımızda sanki ahlaki er-demlermişçesine sağlıktan ve aktif fiziksel güçten çok sık bahsedil­diğini işitiriz. Sakatlara ilişkin pozitif ayrımcılığa, sakatlık çalışmala­rındaki (disability studies) artışa karşın sakatlara karşı gündelik ha­yattaki ayrımcılık sürüyor. Belki de bu nedenle Davis’in söylediği gi­bi sakatlıkla ilgili çalışmaların politik bir boyut taşıdığını kavramak gerekiyor. Sakatlık sabit sınırlara sahip bir konum değil, ancak akış­kanlığa ilişkin olarak anlaşılabilecek bir oluş halidir. Sakatlık görelidir, daha ziyade bir farklılıkla ilişkilidir. Ancak kendi "normalliklerini" sorgulayan kişiler "sakat olmayan çoğunluğun" bir parçası ol­manın utancını duyumsayabilir, normalliğin sakatları terorize edici, şiddet içeren, otoriter boyutunu hissedebilir. 


Yaşar Çabuklu / Bedenin Farklı Halleri

Kostas Mourselas'dan Alıntı

"Sefil düşünceler ve küçüklükler arasında kaybolup, hayattaki büyük sırrı çözemedik, soru da cevapsız ve acımasız kalakaldı: Nasıl yaşadın, neden öyle yaşadın, neyi yapabilecekken yapmadın, başka bir yol, başka bir anlam arıyordun, yanlış zilleri, yanlış kapıları çaldın, yanlış yollara saptın, yanlış insanları sevdin, yanlış yataklarda uyudun, yanlış evlerde yaşadın. Neden hayal ettiklerini, düşündüklerini bu kadar küçümsüyorsun?" 

Kostas Mourselas

Yalnızlık

"yalnızlık,
her kimliğe doğuştan yazılı tek uğraşıdır insanın bir yaşama sırasında
tek sermayesi, sahip olduğu tek şeydir
kıymetini bilmelidir, dedi.
yalnızdır insan
hep kalabalıklara karışma telaşı bundandır.
kalabalık yalnızlıklar, yalnız kalabalıklar oluşur, şehir şehir ülke ülke.
kalabalık arttıkça artmaktadır yalnızlık da.
insan bir ölümü istemez, bir de ondan beter bir yalnızlığı
ama ikisi de muhakkak gelir başına bir yalnız yaşama sırasında.
ölümün değil ama yalnızlığın bir tek çaresi var, dedi.
tek çaresi aşktır bir yalnız yaşama sırasında nefes almanın
aşk da zaten iki yalnızın ortak bir yalnızlıkta buluşmasıdır, dedi
aşık olun!
gösterin birbirinize yalnızlıklarınızı
nasılsa ayrılık insanın tek kişilik yalnızlığını özlemesi.
sade ölüm değil, ayrılık da yaşamın emri.."

Bana Bir Şeyhler Oluyor

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Powered by Blogger